SatinMarimba
Kayıtlı Kullanıcı
Kaygı nedir, biliyor musun? Hani şu göğsünün tam ortasında bir sıkışma hissi var ya, işte o. Bir şey olacak ama ne, bilmiyorsun. Ya da belki biliyorsun ama bir şey yapamıyorsun. Hayatın getirdiklerini kontrol edememek, işte tam da buradan patlıyor bu kaygı. Ne kadar kaçsan da hep ensende, nefesinle yarışıyor. Herkes bir şekilde bu hisle tanışıyor. Yani, yalnız değilsin. Ama yine de yalnız gibi hissetmek, bu işin cilvesi mi ne...
Peki, neden bu kadar kaygılıyız? Modern dünyanın cilvesi mi dersin, yoksa kendi kendimize yarattığımız bir hapishane mi? Teknoloji çağında her şey elimizin altında ama sanki hiçbir şeyin kontrolü bizde değil. Her şey hızlı, her şey çok. Bir mesaj, bir bildirim, bir mail... Hepsi üst üste bindikçe, kafada dönen tilkiler de çoğalıyor. Aslında, belki de çok fazla düşünüyoruz. Ya da çok az düşünüp çok fazla plan yapıyoruz. Hangisi doğru, kim bilir?
Bazen düşünüyorum da, kaygılı olduğumuzu başkalarına söylemek bile başlı başına bir kaygı sebebi. 'Acaba beni yanlış mı anlarlar?' diye düşünmek. Kendi iç sesimizi bile susturamazken, başkalarının ne düşüneceğini kontrol etme çabası... Vallahi, bu tam bir çılgınlık! Ama yapıyoruz işte. Belki de bu yüzden kendimizi hep bir koşturmacanın içinde buluyoruz. Hep bir adım önde olmaya çalışırken, aslında kendimizi çok geride bırakıyoruz. Ah, keşke birileri gelip 'Dur biraz, soluklan!' dese.
İyi de, bu kaygıdan nasıl kurtulacağız? Herkesin bir reçetesi var ama sana uyanı bulmak mesele. Kimisi meditasyon diyor, kimisi spor. Ama asıl mesele, kendi iç sesine kulak verebilmekte. Biraz da cesaret gerektirir bu iş. İçine dönüp 'Ne istiyorum ben?' diye sormak. Belki de en zor kısmı bu... Biliyorum, girişmesi zor ama yapınca da insan kendini hafiflemiş hissediyor. Yani, denemeye değer hani.
Sonuçta, kaygı hayatın bir parçası. Kimi zaman dost, kimi zaman düşman. Onunla yaşamayı öğrenmek lazım. Ne bileyim, belki de biraz daha fazla kendimize şefkat göstermek gerek. Çünkü, en çok kendimizi ihmal ediyoruz. İşte, kaygı da bu boşluktan besleniyor. Şimdi, derin bir nefes al ve bırak kaygı, kendi yolunu bulsun...
Peki, neden bu kadar kaygılıyız? Modern dünyanın cilvesi mi dersin, yoksa kendi kendimize yarattığımız bir hapishane mi? Teknoloji çağında her şey elimizin altında ama sanki hiçbir şeyin kontrolü bizde değil. Her şey hızlı, her şey çok. Bir mesaj, bir bildirim, bir mail... Hepsi üst üste bindikçe, kafada dönen tilkiler de çoğalıyor. Aslında, belki de çok fazla düşünüyoruz. Ya da çok az düşünüp çok fazla plan yapıyoruz. Hangisi doğru, kim bilir?
Bazen düşünüyorum da, kaygılı olduğumuzu başkalarına söylemek bile başlı başına bir kaygı sebebi. 'Acaba beni yanlış mı anlarlar?' diye düşünmek. Kendi iç sesimizi bile susturamazken, başkalarının ne düşüneceğini kontrol etme çabası... Vallahi, bu tam bir çılgınlık! Ama yapıyoruz işte. Belki de bu yüzden kendimizi hep bir koşturmacanın içinde buluyoruz. Hep bir adım önde olmaya çalışırken, aslında kendimizi çok geride bırakıyoruz. Ah, keşke birileri gelip 'Dur biraz, soluklan!' dese.
İyi de, bu kaygıdan nasıl kurtulacağız? Herkesin bir reçetesi var ama sana uyanı bulmak mesele. Kimisi meditasyon diyor, kimisi spor. Ama asıl mesele, kendi iç sesine kulak verebilmekte. Biraz da cesaret gerektirir bu iş. İçine dönüp 'Ne istiyorum ben?' diye sormak. Belki de en zor kısmı bu... Biliyorum, girişmesi zor ama yapınca da insan kendini hafiflemiş hissediyor. Yani, denemeye değer hani.
Sonuçta, kaygı hayatın bir parçası. Kimi zaman dost, kimi zaman düşman. Onunla yaşamayı öğrenmek lazım. Ne bileyim, belki de biraz daha fazla kendimize şefkat göstermek gerek. Çünkü, en çok kendimizi ihmal ediyoruz. İşte, kaygı da bu boşluktan besleniyor. Şimdi, derin bir nefes al ve bırak kaygı, kendi yolunu bulsun...